20 Ocak 2013 Pazar

Zübük

Zübük, insanın var olma çabası için verdiği uğraşlardır.
Zübük, diğerlerini kendi çıkarların için çekilmeden kullanmaktır.
Zübük, önce kendi dünyanı ve rahatını sağlamaktır.
Zübük, her insanın içine işlemiştir.
Zübük, her insanın kendi için hareket etmesine neden olandır
Zübük, bizim yeni modern çağımızdır kısaca.
Zübük, herkestir.
Zübük, her insandır.
Zübük, kendi için yüremeye dayatan sistemin kendisidir.
Zübük, tek değildir ve
Zübük, asla tek olmayacaktır ta ki
Zübük, kendi varlığına neden olan olguları ortadan kaldıranakadar.

Kibarlık Budalası

Kibarlık Budalası
  Sürekli bitmeyen bir var olma çabası… Sadece sahip olabilmek için koşuşturup duruyoruz. Memnun olmamız imkansız bizim; gideceğimiz yön bir yönlendirmeyle saçılıp gidiveriyor aniden. Değişimdir tüm yaşamımız; farklılığa ve bize toplum olgularıyla yansıtılan iyiye ulaşma arzusu kaplar oyunun büyük bir bölümünü. Sınıfsal farklılıklar ve diğer bir çok şey; göreceksiniz ki insanı “insanlık”tan çıkarmış; olması gerekene, mutlak bir ideale götürmüş. Tüm erdemlerimiz ve değerlerimiz rüzgarla savrulan sararmış yapraklar gibi. Rüzgarın başlattığı bu hiddetli esinti hafifleyince ise ne olursa olsun gitmeye çalıştığımız mutlak yönün kirli çamur olması bize yaşamı bir kez daha hatırlatmalıdır.
   Ulaşma arzusu; mağarasından yeni uyanan bir eniğin cezbeden ışığa doğru çıkması gibidir. Aklımızı kaybedip sadece yanıltan önsezilerimizle beraber bir koşuşturmacadır gider sadece. Ne olacağı ve ne olduğu; nereye gittiğimiz pek de önemli değil gibi. Gidiyoruz sadece, hani “sadece”… Soyut bir olguyla yaratılmış bir erdem bir insanı nasıl da değiştirebiliyor? Sonra, sonra bu alır gider  kendini… Beklemez; hissettirmez çünkü ele geçirir insanı. Uygun olanlarla sarıp sarmalar kendini birey, her şeye bağlı ve aynı zamanda her şeyden izole ayrı bir dünya  yaratır kendine. Geniş çembere giden yolu gözetleyen kendi varlığında büyüyen küçük bir çemberle var eder – ya da yok eder? – kişi kendini. Bu bir sorun olmaktan çıkar yaşamın ta kendisi olunca. Kayıtsız şartsız, red edelemiyecek yaşam. Reddettiğinde ise oluşturduğu kimliklerle ve yarattığı değerlerle kaybettirir yaşam seni. Bu yüzden, belki de tek yapman gereken bunları bırakıp onu takip etmektir. Koşmaktır, koşmak, koşmak ve koşmak… Nereye gideceğimiz belli olmadan, yerin ve yönün ne olduğunu bilmeden, daha doğrusu onları yok ederekten, kendini en azından çabalayarak  yeniden ve yeniden “üretme” hırsı.
  Ne kadar yorulursa yorulsun, yine de devinimini sürdürmek zorunda hisseder kendini insan. Kendini ister çeşitli hastalıklara kaptırsın, isterse yiyip tüketsen; kabullendiği düzende yaşayan insan; o düzenin insanıdır ve o düzenin “budalası” olmak zorunundadır…

Sait Faik ve Öykülerindeki Anlatım




   Sait Faik Abasıyanık kimdir?
   Eğer ona bir kimlik kartı oluşturmak gerekirse:
Doğum Tarihi    : 23 Kasım 1906
Doğum Yeri        : Sakarya
Yaşadığı Dönem : Osmanlı Dönemi’nde    çocukluğunu yaşamış ve Cumhuriyet           Dönemi’nde  edebiyatta yazarlığıyla öncü olmuştur.   
İlk Yazdığı Hikaye: Beyaz Mendil
Geçirdiği Olaylar: Yurtdışına gitmesi, hakkında açılan davalar ve hastalığı… Ölüm Tarihi: 11 Mayıs 1954


  Peki onun anlatımı nasıldır?
 Cumhuriyet Dönemi yazarlarından olan Sait Faik, öykülerinde sizi sıcacık insanlarla ve çevrelerle anlatıyor. Öykülerinde gerek toplumla gerekse de insanın kendisiyle kavuşuyor."Serseri Çocukla Köpek” hikayesinde bizi olağan bir gerçekliğin dışa vurumunu cümleleriyle ayakta tutuyor usta yazar. Duygularını derin bir yapıda yansıtıp sunması; onun eserlerini kusuruzlaştırıyor. Yahut “Havuz Başında” adlı eserinde olan günlük olaylar ve anlatımlar bize hayattan kesitler sunuyor ki; bu da bizde “sezmeyi” güçlendiriyor.  “Hişt Hişt” hikayesinde ise hepimizin içinde olan ama unutulmuş hallerimizi yeniden öğretiyor bize Sait Faik.Kısa kısa hikayelerle ve içine yüklediği büyük fikir ve anlatımlarla Sait Faik’i hissedebiliyorsunuz. O edebiyatı “edebi” kılan nadir kişilerden…
  

ALBERT CAMUS - YABANCI




ALBERT CAMUS - YABANCI
   Mersault, hayatla yüzleşmek iztemiş ve bunun sonucunda herkesten uzak, farklı “biri” olmuştu. Onun için olup biten her şey rasyoneldi, Mersault hayatı daima belli bir düzende görmeye alışıktı.
   Abert Camus içimizdeki “soyutlanmış” varlığı Yabancı romanında su üstüne çıkarıyor. Anlatım tarzı karaktere bürünüyor ve onun yaşamında nefes bulan bir güce dönüşüyor. Ana kahramanımız Mersault’ın huzur evine bıraktığını annesinin ölmesiyle başlar tüm olaylar. Mersaul, realistikçidir; annesinin ölümü onun için bir organizmanın fonksiyonlarını yitirmesinden farklı değildir. Belki de hissedilen ya da hissedilmesi gereken her olgu; bizi toplumun yarattığı standart bir ideal kişiliğe itiyordu. Kitapta Mersault’un tavırları ve biçimi, insana  bunu acı acı öğretiyor ve işletiyor sanki.  Mersault heyecan aramıyor, hayata en boş ve geniş yerden bakıyor ve bu ona silik bir tat veriyor. Annesi öldüğünde üzülmüyor Mersault, toplumumuzda anasını babasını belli bir yaştan sonra kıyıya köşeye atıp unutanlar yok muydu? Vardı, ama Mersault; bir role bürünmenin gereksiz olduğu kanısına varmıştı ve kendi oldu o hep…
 Peki ya aşk yaşamı? Mersault’un aşk yaşamı olabiledeğince düz ve olağandı. Maria adlı bir bayanla Mersault hayatına devam ediyordu; denize gidiyor ve beraber vakit geçiriyorlardı. Ama Mersault “olması gerektiği” gibi olmuyordu.  Kendi yargılarına toplumun genel değer yargılarından daha çok önem vermek bencillik midir? Mersault bize bu soruyu sordurtuyor. Ne kadar öyle davranmalıyız. Yabancılık belki de bir kurtuluştur; ama o baktığı pencerinin sadece güvenilirliğiyle ölçtü. Hiç bir zaman manzarayı; yahut diğer ayrıntıları düşünmedi. Sürdüğü ön şart, Mersault’un yaşamını mahvetti diyebiliriz. İnsan salt bir varlık değildir ve hissettiği gibi yaşar; Mersault hayatını boş düşünüyordu ve aynı şekilde “boş” yaşıyordu. Onu doldurmak istemiyordu, çünkü boştu! Bakış açısı buydu Mersault'un. Hepimiz enin de sonun da ölüme kavuşacaktık; ve gerçekten de yaşam onun için temelinde anlamsızdı. Boş bir mücadele; ebedilik yok…
   Bu sebeple Mersault, sıkkın bir gününde; arkdaşının bir düşmanını durduk yere; mantık aramadan öldürmekten çekinmez. Kendi deresine set çekmez; yaşam olur oluruna gider onun beyninde. Böyle bir olayla bilmez ki o idama kavuşacaktır! Anasının cenaze töreninde gösterdiği tavırlar mahkemede ve yargı sürecinde onun vicdani yargılarının sorgulanmasına neden olur. Fakat, o takmaz olup biteni, umrunda olmaz tüm bunlar. Yaşamı umrunda değildir Mersault’un ve o bu yüzden gürürültülü bir sessizlikte özgürlüğüne kavuşmanın buruk acısıyla varolmuştur, ve idamında da aynı suküneti göstrebilecek güçtedir...










15 Aralık 2012 Cumartesi

Bir Delinin Hatıra Defteri - Özgün Çalışma

  Nikolay Vasilyeviç Gogol   Ukranya'da büyümüş meşhur bir rus edebiyatçısıdır. Hikayelerinde yer verilen betimlemeler ve güçlü anlatımlar kendini edebiyat dünyasında önemli bir yere koymuştur. Üç tane ilginç hikaye içeren "Bir Delinin Hatıra Defteri" kitabında ise alışılagelmemiş bir anlatım sizi karşılıyor. Kitap doğrudan bize bir insanı anlamaya çalışmaya itiyor. Bir deliyi kendi dünyasından dinleyip anlamak bana çok şeyler kazandırdı. Aynı şekilde "Palto" ve "Burun" hikayesinde toplumun yapsını ve "insan"ı anlamak bizi çok derin yerlere itiyor. Bana sorarsanız bu üç hikaye özellikle kendimizi biraz daha iyi anlamak için okunmalı...




"Bir Delinin Hatıra Defteri"  
 Kaybolmak,
 Aklını kaybetmek,
 Ruh acısı,
 Anlam verememek,
 Merak etmek,
 Sınıf farkları ve nedensizliği,
 Aslında hiç bir şeyin göründüğü gibi olmaması,
 Rivayetlerde yaşamak...


"Palto" 
 Heves etmek bir şeye,
 Üzgün olmak sonunda, 
 Sancılarla yaşamak,
 Rekabet her yerde,
 Aklı başka yerde,
 Neden yok!

"Burun"
 İçimizden uzak,
 Lehimize pek olmayan,
 Garip olan,
 İzlerin yok olması
 Niye sorusu,
 Çaresizlik?
    
  
   
    





Çalıkuşu - İnceleme





     Sokakta gördüğünüz birisine “Sevginin görkemi en iyi nasıl anlatılır?” sorusuna verilecek cevaplardan birinin “Çalıkuşu” olması gayet muhtemel ve olasıdır. Sevgi adına yazılmış bir kitaptır Çalıkuşu, nereden tutarsanız tutun Feride hayatı boyunca “sevmiş”tir ve sevgiyle  beslenmiştir. Kitapta son bölüme kadar olayları Feride’nin ağzından – günlüğünden- dinliyoruz ve onun duygularını Reşat Nuri Güntekin sayesinde anlayabiliyoruz. Osmanlı’nın yaşadığı son dönemler hakkında bizi aydınlatan ve yaşandığı dönemi ve dönemin zihniyetini bu kitapla kavramak mümkün. Anadolu’nun o dönemde düştüğü zor durumları ve bölge halkının İstanbul’la farklılıklarını kitapta  Feride’yle beraber öğreniyoruz. Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşamış büyük yazar  Reşat  Nuri Güntekin bizi özgün üslubuyla kitabın içine doğru sürüklüyor.
  Feride küçüklüğünden itibaren anasız babasız büyümüş bir çocuktur. İstanbul’da Teyzelerinin yanında kalmaktadır  ve Fransız Mektebi’nde öğrenim görmektedir. Çocukluğunda sürekli haylazlık ve yaramazlık yapmış, büyüklerini kızdırmıştır. Ağaçlara çıkıp atladığı için “Çalıkuşu” lâkabını almıştır. Hareketli ama bir o kadar da sevimli bir çocukluk geçiren Feride her nasılsa ilginç bir hikayeyle teyzesinin oğlu Kâmran’la nişanlanmıştır; lakin bu ilişkilerinde Feride sürekli utangaç davranmış ve Kâmran’ı üzmüştür . Daha sonra Kâmran dört yıl boyunca yurtdışında bir iş gezisine çıkar bu sıralarda Feride olgunlaşır, tam anlamıyla bir hanımefendi olur. Dört yılın ardından Kâmran’ın geldiği hafta Feride sonunda evlecektir; fakat düğünden bir kaç gün önce Feride sevgilisinin Avrupa’da bir kadına yazdığı aşk mektubunu görüp köşkten kaçar. Feride yaşadığı bu büyük hayal kırıklığıyla “unutmak” için Anadolu’ya  öğretmenlik  yapmak üzere gider. En ücra köylere, en zorlu memleketlere gider Feride, gittiği her yere ise en önemli parçasını getirir: Sevgisini… Feride gittiği her yeri güzelleştirir ve düzeltir. Şehirden şehre, köyden köye; lakin nasıl bir talihi varsa gittiği her yerde güzelliğiyle dillere destan olur  ve  dedikodular yüzünden kalamayacak duruma düşer.  Diyar diyar dolana dolana iyi  niyetini her yere  yayar küçük  Çalıkuşu;  ailesinden dayak yiyen Munise adlı bir çocuğu evlat edinir  ve  ona annelik yapar. Yoldaşı olur Munise onun her yerde, düştüğü  zorluklarda Feride’nin dayanak noktası olur.  Feride  en sonunda  parasız  pulsuz  kalır  ve  Kuşadası’nda müdüre olduğu okul hasteneye çevrilir. Burada daha önce Zeyniler Köyü’nde karşılaştığı asker ağızlı kaba ama iyi niyetli bir doktorla yeniden karşılaşır. Doktor onu  hemşire olarak hastanede yaralıları tedavi etmek üzere alır ve ikisi yakın arkadaş olurlar. Hayrullah  Bey ona her konuda yardım eder ve  ona babalık eder. Bu mesut zamanlarda ise Munise hastalanıp vefat eder ve Çalıkuşu ruhen çöker. On yedi gün boyunca yataktan çıkmaz ve fena hâlde kötü bir dönem geçirir. Biricik çocuğu ellerinde ölmüştü ne de olsa. Bu zor zamanlarda onun tek yardımcısı Hayrullah Bey olmuştu. Doktor onu iyileştirirken, Feride’ye hayat yine küsmüştü: Hayrullah Bey ve Feride arasında dedikodular çıkmıştı. Hayrullah Bey dedikoduların bitmesi için  göstermelik bir  evlilik öne sürdü. Feride  de mecbur kabul etmiştir. Daha sonra Hayrullah Bey hastalanır ve Feride’den son istek olarak İstanbul’a gitmesi ve âşığına – Feride’nin Kâmran’a ölümüne âşık olduğunu anlamıştır doktor- bir paketi vermesini ister. Feride denileni yapar ve Teyzelerinin yanında döner, paketi verir ve bir hafta sonra gitmeye hazırlanır. Burada Kâmran’ı görmeye dayanamamıştır ne de olsa. Yaşadığı aşk acısını büyütmek istemez; ama ne  bilsin ki Çalıkuşu, aynı acıları o da çekmiş? Doktor pakete Feride’nin kaybettiğini sandığını günlüğü koymuştur. Kâmran ise bunu okuyunca Feride’ye yapılması gerekeni yapar ve onun nazını bildiğinden zorla tutup evlenirler. Feride hayatında olmadığı kadar mutlu olur.  Hayrullah Bey de Feride gibi hayatını mutluluğa adadığını bize göstermiştir.
    Onca olaydan sonra ikisi tekrar birbirlerine kavuşmuş ve mutluluğu yakalamışlardır.  Sevginin gücünü bize anlatabilecek en güzel kitaptır Çalıkuşu…