15 Aralık 2012 Cumartesi

Bir Delinin Hatıra Defteri - Özgün Çalışma

  Nikolay Vasilyeviç Gogol   Ukranya'da büyümüş meşhur bir rus edebiyatçısıdır. Hikayelerinde yer verilen betimlemeler ve güçlü anlatımlar kendini edebiyat dünyasında önemli bir yere koymuştur. Üç tane ilginç hikaye içeren "Bir Delinin Hatıra Defteri" kitabında ise alışılagelmemiş bir anlatım sizi karşılıyor. Kitap doğrudan bize bir insanı anlamaya çalışmaya itiyor. Bir deliyi kendi dünyasından dinleyip anlamak bana çok şeyler kazandırdı. Aynı şekilde "Palto" ve "Burun" hikayesinde toplumun yapsını ve "insan"ı anlamak bizi çok derin yerlere itiyor. Bana sorarsanız bu üç hikaye özellikle kendimizi biraz daha iyi anlamak için okunmalı...




"Bir Delinin Hatıra Defteri"  
 Kaybolmak,
 Aklını kaybetmek,
 Ruh acısı,
 Anlam verememek,
 Merak etmek,
 Sınıf farkları ve nedensizliği,
 Aslında hiç bir şeyin göründüğü gibi olmaması,
 Rivayetlerde yaşamak...


"Palto" 
 Heves etmek bir şeye,
 Üzgün olmak sonunda, 
 Sancılarla yaşamak,
 Rekabet her yerde,
 Aklı başka yerde,
 Neden yok!

"Burun"
 İçimizden uzak,
 Lehimize pek olmayan,
 Garip olan,
 İzlerin yok olması
 Niye sorusu,
 Çaresizlik?
    
  
   
    





Çalıkuşu - İnceleme





     Sokakta gördüğünüz birisine “Sevginin görkemi en iyi nasıl anlatılır?” sorusuna verilecek cevaplardan birinin “Çalıkuşu” olması gayet muhtemel ve olasıdır. Sevgi adına yazılmış bir kitaptır Çalıkuşu, nereden tutarsanız tutun Feride hayatı boyunca “sevmiş”tir ve sevgiyle  beslenmiştir. Kitapta son bölüme kadar olayları Feride’nin ağzından – günlüğünden- dinliyoruz ve onun duygularını Reşat Nuri Güntekin sayesinde anlayabiliyoruz. Osmanlı’nın yaşadığı son dönemler hakkında bizi aydınlatan ve yaşandığı dönemi ve dönemin zihniyetini bu kitapla kavramak mümkün. Anadolu’nun o dönemde düştüğü zor durumları ve bölge halkının İstanbul’la farklılıklarını kitapta  Feride’yle beraber öğreniyoruz. Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşamış büyük yazar  Reşat  Nuri Güntekin bizi özgün üslubuyla kitabın içine doğru sürüklüyor.
  Feride küçüklüğünden itibaren anasız babasız büyümüş bir çocuktur. İstanbul’da Teyzelerinin yanında kalmaktadır  ve Fransız Mektebi’nde öğrenim görmektedir. Çocukluğunda sürekli haylazlık ve yaramazlık yapmış, büyüklerini kızdırmıştır. Ağaçlara çıkıp atladığı için “Çalıkuşu” lâkabını almıştır. Hareketli ama bir o kadar da sevimli bir çocukluk geçiren Feride her nasılsa ilginç bir hikayeyle teyzesinin oğlu Kâmran’la nişanlanmıştır; lakin bu ilişkilerinde Feride sürekli utangaç davranmış ve Kâmran’ı üzmüştür . Daha sonra Kâmran dört yıl boyunca yurtdışında bir iş gezisine çıkar bu sıralarda Feride olgunlaşır, tam anlamıyla bir hanımefendi olur. Dört yılın ardından Kâmran’ın geldiği hafta Feride sonunda evlecektir; fakat düğünden bir kaç gün önce Feride sevgilisinin Avrupa’da bir kadına yazdığı aşk mektubunu görüp köşkten kaçar. Feride yaşadığı bu büyük hayal kırıklığıyla “unutmak” için Anadolu’ya  öğretmenlik  yapmak üzere gider. En ücra köylere, en zorlu memleketlere gider Feride, gittiği her yere ise en önemli parçasını getirir: Sevgisini… Feride gittiği her yeri güzelleştirir ve düzeltir. Şehirden şehre, köyden köye; lakin nasıl bir talihi varsa gittiği her yerde güzelliğiyle dillere destan olur  ve  dedikodular yüzünden kalamayacak duruma düşer.  Diyar diyar dolana dolana iyi  niyetini her yere  yayar küçük  Çalıkuşu;  ailesinden dayak yiyen Munise adlı bir çocuğu evlat edinir  ve  ona annelik yapar. Yoldaşı olur Munise onun her yerde, düştüğü  zorluklarda Feride’nin dayanak noktası olur.  Feride  en sonunda  parasız  pulsuz  kalır  ve  Kuşadası’nda müdüre olduğu okul hasteneye çevrilir. Burada daha önce Zeyniler Köyü’nde karşılaştığı asker ağızlı kaba ama iyi niyetli bir doktorla yeniden karşılaşır. Doktor onu  hemşire olarak hastanede yaralıları tedavi etmek üzere alır ve ikisi yakın arkadaş olurlar. Hayrullah  Bey ona her konuda yardım eder ve  ona babalık eder. Bu mesut zamanlarda ise Munise hastalanıp vefat eder ve Çalıkuşu ruhen çöker. On yedi gün boyunca yataktan çıkmaz ve fena hâlde kötü bir dönem geçirir. Biricik çocuğu ellerinde ölmüştü ne de olsa. Bu zor zamanlarda onun tek yardımcısı Hayrullah Bey olmuştu. Doktor onu iyileştirirken, Feride’ye hayat yine küsmüştü: Hayrullah Bey ve Feride arasında dedikodular çıkmıştı. Hayrullah Bey dedikoduların bitmesi için  göstermelik bir  evlilik öne sürdü. Feride  de mecbur kabul etmiştir. Daha sonra Hayrullah Bey hastalanır ve Feride’den son istek olarak İstanbul’a gitmesi ve âşığına – Feride’nin Kâmran’a ölümüne âşık olduğunu anlamıştır doktor- bir paketi vermesini ister. Feride denileni yapar ve Teyzelerinin yanında döner, paketi verir ve bir hafta sonra gitmeye hazırlanır. Burada Kâmran’ı görmeye dayanamamıştır ne de olsa. Yaşadığı aşk acısını büyütmek istemez; ama ne  bilsin ki Çalıkuşu, aynı acıları o da çekmiş? Doktor pakete Feride’nin kaybettiğini sandığını günlüğü koymuştur. Kâmran ise bunu okuyunca Feride’ye yapılması gerekeni yapar ve onun nazını bildiğinden zorla tutup evlenirler. Feride hayatında olmadığı kadar mutlu olur.  Hayrullah Bey de Feride gibi hayatını mutluluğa adadığını bize göstermiştir.
    Onca olaydan sonra ikisi tekrar birbirlerine kavuşmuş ve mutluluğu yakalamışlardır.  Sevginin gücünü bize anlatabilecek en güzel kitaptır Çalıkuşu…




14 Kasım 2012 Çarşamba

Madame Bovary - İnceleme


   
    Gustave Flabuert “Madame Bovary” isimli kitabında Emma karakterini bize başarılı bir biçimde işlemiştir. Kitapta zayıf bir cümleye yahut anlam karışıklığana rastlamak mümkün olmamakla beraber üslub bakımından Flabuert kusursuza yakındır.  Kitapta yer alan betimlemeler ve tasvirler sizi Emma’nın dünyasına götürecektir.  Yazar Emma’nın hasretlerini ve tüm duygularını bize hissettirmiş. Bu yazıda ise kitabı yapısı bakımından genel olarak ele alacağız.
  Emma gençliğinde dış dünyadan uzak bir şekilde babasının yanında bir çiftlikte yaşamaktadır. Babasının sakatlanmasıyla çiftliğe Charles isminde bir doktor gelmeye başlar ve aralarının samimileşmesiyle Charles Emma’yı babasından ister. Babası bunu Emma için iyi bir yaşama fırsat görür ve izin verir. Başlarda Emma da böyle düşünse de hayat küçük çiftliğinde gördüklerinden çok daha büyüktür ve karışıktır. Charles orta halli ve mütevazı iyi bir koca olmuştur Emma’ya; lakin Emma aslında  âşık olmak istemektedir. İstediği “iyi ve alışıla gelmiş” bir hayat değildir. İstediği tutkudur onun,  aşk romanlarıyla haşır neşir olan Emma hayallarine ulaşmak ister, saraylara ve büyük sevdâlara; lakin kaba kocası bu duruma büyük bir engeldir. Böylece Emma’nın hayatındaki ilk çalkantıları ortaya çıkar.  Emma arzusunun ateşinde acizce yanar.
   Bunu en çok körükleyen durum ise Emma’nın burjuva hayatını büyük şehirlerde görmesidir. Baloları, şarapları, şık kıyafetleri gördükçe Emma farklılaşmak ister. Bu onda büyük bir “olma” duygusu ortaya koyar ve Emma’nın masal alemlerindeki sersemletici güzelliklere özenmesine sebep olur. Emma saraylarda, balolarda, okuduğ kitaplarda yaşamak ister. Mâmafih  gerçek hayat toz pempe değildir. Emma bunu kabullenemez ve arzusunun peşinden koşmaya devam eder. Yazar bunu okuyucuya ince ve derin anlatımlarıyla çok iyi sezdirmiştir. Emma çabalar, evini şatolara çevirmek ister; cins cins takılar, kadife ve ipek kumaşlar alarak  “olmak ister” ve kocasanın mâli durumunu zora sokar.  Velâkin Charles o kadar uysaldır ve Emma’nın hayat tarzından o kadar uzaktır ki; bunları önemsemez. Emma’yı delicesine sever, güzelliğine tapar ama ona karışmaz;  aynı şekilde de onu anlayamaz, bu onun sevgisini Emma için yüzeyselleştirir ve Emma kocasının hayallarini yok eden bir ceza olduğuna kanaat getirir. Bu sebeple Charles’dan nefret duyar Emma. Çektiği tüm acıları zavallı doktora yükler. Charles’la beraber yaptıkları çocuğuna bile bir sevgi besleyemektedir Emma; istemediği bir hayat pençelerine almıştır Emma’yı.
   Büyük acılar çeken Emma çeşitli sevdâlara da bulaşır. Kocasından tiksinen Emma hâlen kuruntularındaki âlemde yaşar. Leon adlı bir gence aşık olur, ikisi beraber samimileşir ama daha sonra Leon öğrenimi dolayısıyla Paris’e gitmek zorunda kalır. Emma büyük çöküntüye uğrar. Daha sonra pek süre geçmeden yeni “beyaz atlı prensi”ni bulur Emma. Rudolph adlı genç, yakışıklı ve zengin kişi Emma’yı baştan çıkarır; onu kendine âşık eder. Emma Rudolph’un nefesiyle yaşar ve onun peşinden koşar. Charles’ı küçük bahanelerle kandırır – ki Charles da çok serbest bir adamdır, hiç bir olayı dert etmez – ve sevgilisinin şatosuna uğrar. Güzelliğiyle herkesi büyüleyen Emma Rudolph’la kaçma planları kurar; ama çapkın adam Rudolph bu ilişkiyi sadece bir eğlence için kurmuştur! Emma  son anda bırakılınca ruh sağlığı bozulur ve yataklara düşer. Aynı şekilde istediği lüks hayat için aldığı borçlar onun boğazını sıkar. Charles’ın ise hiç bir şeyden haberi yoktur, saf sevgisiyle zavallı karıcığına üzülür sadece o. Onu iyileştirmek için elinden geleni yapar ve tam iyileşme döneminde  Leon üniversiteden dönmüştür. Emma ise akıllanamamış, tekrar eski aşkına sokulmuştur ve neredeyse Rudolph’la yaşadığı şeyleri Leon’la tekrar yaşamıştır. Sonuç ise tekrar bir ayrılık ve yıkımdır.
  Hayata karşı tüm umutlarını kaybeden Emma’nın yaşaması için bir sebep kalmaz; istediği dünyayı burada bulamamıştır o. Veda  eder bu dünyaya hayallarine kavuşmak dileğiyle. Sıkılmıştır artık bu yorucu çabadan ve aruzudan. İstediğine yaklaştıkça arsızlaşmış ve daha çoğuna susamıştır zavallı Emma. Bunun sonucu ise büyük bir felâket olmuştur, bedbaht dokor ise borçlarla beraber yıkıntı içine düşmüştür ve karısına duyduğu aşkla yaşama istediğini kaybetmiştir. Bir gün Emma’nın aşk mektuplarını bulunca ise onun da yaşamasına bir sebep kalmamıştır artık. Küçük hasta çocukları ise karanlık bir geleceğe dönük bir halde yapayalnız kalmıştır. Emma’nın arzularından kalan tek şey koskaca bir “yıkım”olmuştur. Flabuert’in farklılaşma istediğini bize mükemmel bir şekilde sezdiren bu kitabı “anlamak” için büyük bir fırsat bize.

          CUMHUR ÖZBAŞ